076  Ölüm hastasına yardım -1-


Değerli okuyucularım,

Yatağında ölümünü bekleyen hastaya da, günlük işlerinin telâşına kapılmış gözü başka hiçbir şeyi görmeyen sapasağlam insana da yapılacak en büyük yardım, kuşkusuz, Allahü Teala'yı anımsatmaktır. Böylece onların, maddî ve manevî alemlerin tek yaratıcısı, tek sahibi, insanoğlunun da tek Rabbi, tek meliki, tek ilahı olan Allah'ı bir kere daha hatırlamaları sağlanmış ve O'nun ulu varlığının kabulü ve O'na teslimiyetleri ile imanları tazelenmiş olur. Bu teslimiyete, "İslam", bu inanca da, "Tevhid İnancı" denir. Tevhid inancı, imanın temel esasıdır. "Lâilahe illallah" sözleriyle ifade edilir. Bütün peygamberler, bunun için gönderildiler. Bütün Kur'an, bu temel gerçekliğin vurgularıyla doludur. Rabbimizin en sevdiği şey, bu gerçekliğin kalben kabul ve onaylanmasıdır. En sevmediği şey ise bu temel gerçekliğin inkârıdır, yani küfürdür. Rasulullah (s.a.v.) Efendimiz:

"Benim ve diğer Peygamberlerin dediği en üstün şey, Lâilahe illallah sözüdür." [Tirmizi] buyurdu.

Rabbinin inanç ve zikrini sevgi ile kalbine yerleştiren insan, elbette ondan gelen diğer her şeyi de aynı muhabbetle kabul edecek ve onaylayacaktır.

Daha önceki yazılarımda da belirtmiştim, aslında, içinde yaşadığı düzeni doğru şekilde kavrayabilen her insan için, yaşadığı bu düzenin bir yaratıcısı ve sahibi olduğunu kabul etmek, mantıkî bir zorunluluktur. Ancak burada esas olan aklın değil, kalbin onayıdır.

Değerli okuyucularım, ilahi düzen içindeki diğer bütün varlıklar gibi, insanın da, doğuştan gelen fıtratı değişmez.

Yapılan araştırmalar, beyin sapının otomatik hayatı, beynin bazı bölümlerinin pratik hayatı, diğer bazı bölümlerinin de teorik hayatı yönettiğini göstermektedir. İnsanlar, daha aktif olarak kullandıkları bu bölümlere göre bir kısmı pratik (nefsî), bir kısmı teorik (aklî) tipler olarak başlıca iki büyük gruba ayrılmaktadırlar.

Nefsî tipler, her işte nefislerinin arzularını esas alan, pratik tiplerdir. Canları ne isterse, onu yaparlar. Bedenen çalışmak, yemek, içmek, gezmek için yaratılmış tiplerdir. Her soruna, anlık çözümler üretirler. Hareketli iş hayatları gereği dikkatleri daima dışa dönüktür. Her şeyle ilgileniler. Her şeyi merak ederler. Buna karşılık aklî tipler, her şeyde mantıklı düşünceyi esas alan, teorik tiplerdir. Her şeyi, en küçük ayrıntılarına kadar düşünerek, planlıyarak yapmaya çalışırlar. Bütün işlerinde tertipli ve düzenlidirler. Her davranışları, hesaplı ve ölçülüdür. Bu iki tip insanı kapı önünde ayakkabı çıkarışlarından bile ayırt edebilirsiniz.

Değerli okuyucularım, insanların bu mizaç özellikleri, ölünceye kadar hiç değişmez. Bu özellikleri değiştiren tek şey, imandır. Yani insanın fıtratı ancak "iman" ile değişir. Çünkü imandan önce, nefsî tipler hep nefislerinin arzularına, aklî tipler ise hep mantalitelerine tabi oldukları halde, imandan sonra, biri nefsinin arzularını, diğeri aklını bir tarafa bırakarak, her iki tip de peygamberler tarafından tebliğ edilen "naklî esaslara" uymaya başlarlar.

Daha somut bir anlatımla, meselâ nefsî tipler, benmerkezli olduklarından kendilerinden başka hiç kimseyi düşünmez iken, imandan sonra daha özgeci bir hale gelirler. Çünkü Rasulullah Efendimiz:

"Kendisi için sevdiği şeyi, komşusu veya arkadaşı için sevmeyen mümin değildir." [Müslim]

buyurmuştur. Böylece iman, insanı, daha düşünceli bir hale getirir. Onun için hadis-i şerifte:

"Akıl, imandandır." [Beyheki] buyruldu.

Aklî tiplerin ise içe dönüklükleri sebebiyle genellikle sözel iletişimleri yetersiz, sosyabiliteleri zayıftır. Bunlar, imanla, Rabbimizin tavsiye ettikleri insani ilişkileri yaşamak zorunda kaldıkları için zamanla daha sosyal bir hale gelirler.

Kısaca, iman, insanı Allahü Teala'nın eğitimine sokarak, nefsî tipleri de, aklî tipleri de yüksek insanî değerlerle donatan "naklî esaslar"la yükümlü kılar. Onun için Rabbimiz, yarattığı her canlılın ihtiyacını O karşıladığı ve hiçbir canlının kulluğuna ihtiyacı olmadığı halde, imana, Kendisine inanılmasına ve Kendi ahkâmına tabi olunmasına çok önem vermiştir. Ancak son nefeste, manevî alem, yani ahıret halleri ve kâfirlere yapılacak azaplar ölüm hastasına gösterildikten sonraki iman, artık hiçbir fayda sağlamaz. Ayet-i kerimede:

"Ama, Bizim şiddetli azabımızı görüp de öyle inanmaları kendilerine fayda vermedi." [Mümin, 85] buyruldu.

İman, can boğaza gelmeden olmalıdır ki insan, onun, dünyada da ahırette de bir faydasını görebilsin.

Allah'a emanet olunuz.

Dr. İsmail Ulukuş